Kadir-i Mutlak olan yaratıcı, biz kullarını sınırsız sayıda ve sınırsız şekilde sınava tabi tutuyor. Kimimizi dünyevi ve bedeni sıkıntılarla, kimimizi uzun vadeli maddi-manevi kredilendirerek, kimimizi de muhtelif makamlara oturtarak… Ve denetliyor sürekli. Bir sınavda gözetmenlik yapar gibi.
Hülasa, denetimi, vererek ve alarak yapıyor.
O’nun sonsuz kereminin eseri olarak çeşitli makam/mekânları deruhte eden bizler, çoğu zaman bunu liyakatimizin eseri olarak elde ettiğimiz gafletine düşüyoruz. Kurulduğumuz yeri kimseyle paylaşmama hadbinliğine vardırıyoruz işi.
Aldanıyoruz.
Monokratlaşıyoruz.
Bencilleşiyoruz.
Kerametin kendimizden menkul olduğu zehabına kapılıyoruz hemen.
Kayboluyoruz o benlik ve bencilliğin kat kat sırlı aynasında.
Dahası, kendimizi önce BİR ŞEY hemen akabinde HER ŞEY sanmaya başlıyoruz.
Etrafımızda oluşuveren suni haleler, cümlelerimizi onaylamada yarışan başlar, nutuklarımıza kopan alkışlar, ‘ne oldum delisi’ yapıyor bizi.
Şımarıyoruz.
Yetmiyor.
Haddimizi aşıyoruz.
Birlikte yürüdüğümüz dava arkadaşlarımızı, dava-daşlarımızı haraç mezat satışa çıkarıyoruz. Gevşeyen saflar dikkatimizi çekmiyor.
Vefa, istanbul’da bir semt olma makûs talihine avdet ediyor.
Kadir-şinaslık, kadim kitapların kalın sayfalarında kalıyor bir kere daha.
Kapsama alanımız genişliyor. Ricalarımız ferman, uyarılarımız racon oluyor.
Bir kez daha aldanıyoruz. Unutuyoruz:
“Ne kan içti ne baş yedi bu meydan,
Bu meydan âşıktan canını ister…”
Aşkla yola çıktıklarımızın ayağa dolaşmaması adına yumuşak bilek hareketleri yapıyoruz. Zor günlerin arefesinde tazim ve tekebbür ettiğimiz şahıslarla irtibatı önce kısıyor sonra kesiyoruz. Etrafımızdaki pervaneler şevkimizi artırıyor. Yol haritaları, yordam teknikleri yeniden şekilleniyor.
Ve inadına başarı…
Halkadaki nicelik artışını kendi hanemize kaydediyoruz.
Bu arada hiç hata yapmıyoruz. Yapıyor olsak bile kimse dillendirmiyor bunu.
Tabiidir ki etrafımızdaki halkalardan biri Hz. Ömer olamıyor. Ve O’nun “Eğer yanlış yaparsan seni kılıcımla doğrulturum” demesini işleyemiyor.
Tek ses, tek yürek olarak inşa ettiğimiz misyonumuzu piyasa şartlarına göre revize ediyoruz.
“Tek ses ama benim sesim. Tek karar ama benim istediğim…”
Bastırdığımız kitapların sayısı artıyor. Demeçlerimiz, seminerlerimiz gazetelerde ve internet sayfalarında gündem oluyor. Gündem belirliyoruz.
Büyüyoruz aslında her adımda küçülerek.
Sitemler duyulmuyor.
Sıkıntılı günlerde omuz verenlere omuz atıyoruz.
Kaybediyoruz.
Kan kaybediyoruz.
Bu cevherler kolay bulunmadı. Bu bina kolay inşa edilmedi.
Dama taşları gibi tek bir fiskeyle yerle yeksan olmak tehlikesi çok aşikâr. Unutulmamalı ki bazı makamlar insanları, bazı insanlarda makamları yüceltir. Makamların başdöndürücülüğüne kapılmadan, davanın alçak gönüllü ama yüksek karakterli fertlerini küstürmeden başlamaya meyyal bu çözülme önlenmelidir.
Unutulmaması gereken önemli bir husus da şudur: bizi güçlü kılan günübirlik payandalar değil, ortak paydalardır.
Aksi halde, küçücük bir kıvılcımla başlayacak bir orman yangınında muhtemeldir ki bizim de yanan dallarımız, heba olan fidanlarımız olacaktır. Mesuliyet refleksi bu anlar için gereklidir.
Ayırıcı değil birleştirici, dışlayıcı değil kucaklayıcı, hükmedici değil istişare edici bir inisiyatife -acilen- ihtiyaç vardır. Her şeyin aslında rücu edeceği gerçeğine iman eden bizler, yanlış hesabın Bağdat’tan döneceğine de inanıyoruz. Ve türkü/yü/müzü fonetik yapısını bozmadan söylemek istiyoruz. Çünkü biliyoruz:
Bu değildi kavlimiz
VE BÖYLE DEĞİLDİ BU TÜRKÜ…
KADİR ÖZENEN